
Hiç düşündünüz mü istediğimiz şeyleri neden istiyoruz? Bizi motive eden, içimizdeki o garip bir şekilde her an enerji vermeye hazır olan ama sadece belli düşüncelerle ortaya çıkan harekete geçme içgüdüsü neden belli düşüncelerle ortaya çıkıyor? Altındaki niyet ne? O niyet ne kadar saf ve bizim kalbimizin duası?
Son zamanlarda yaşadığımız aydınlanmalar ve farkındalıklar beni bu soruları sormaya çok itiyor. Düşünsenize aslında istediğiniz, sevdiğiniz, sizi heyecanlandıran şeyler aslında size ait değilmiş… Ya birinin gözüne girmek, sevilmek, onaylanmak, kabul görmek ya da geçmişte bizi üzenlerden, kıranlardan intikam almak üzerine kurulu bir hayat. Ve asıl komiği bunun farkına bile varmadan yaşayıp ölebiliriz. Ne kadar yazık. İçimizde bizi, duygularımızı, düşüncelerimizi, bütün realitemizi yöneten birbirinden farklı bir sürü mekanizma var ve bizler beyninin yalnızca %10 unu kullanan yaşam formları olarak bunların hepsiyle savaş halindeyiz. Bunları düşününce hayatınıza bakış açınız nasıl değişti? Benim tamamen değişti. Yıllardır kovaladığım yalnızca bir amaç vardı ve hiç sorgulamadan bu amaç uğruna elimden gelen her şeyi yaptım. Tabii ki de çok mutluyum ve iyi ki de olmuş olan her şey ama; acaba istediğim şeyi istemek ve kovalamak o şeye gerçekten sahip olmaktan daha mı güvenli? Ve ayrıca bu güvenlik duygusu bana mı ait?
Şimdi gerçekten sizi en mutlu edeceğine inandığınız o şeyi düşünün, hayal edin. Sonunda sahipsiniz, o şey sizin ve bir daha asla endişelenmenize gerek yok; biz tabii ki de kendine yalanda insanlar olarak ‘ çok mutlu olurum, oh be derim, ne güzel işte’ gibi cevaplar veririz ilk olarak. Ama aslında gerçek bu değil. Aslında o ‘amaçsızlık’ duygusundan, o boşluktan o kadar çok korkuyoruz ki… Ha bir de tabii konu daha buraya gelmeden otomatik kendini layık görmeme ve cezalandırılma korkuları devreye giriyor. Hadi diyelim bunların hepsini hallettik, uzun yıllar sürecek içsel çalışmaları mucizevi bir şekilde çok kısa bir sürede yaptık ve istediğimiz şeyle aramızda hiç bir engel kalmadı. O ‘huzur’ alanında kaç dakika kalabilirsiniz? Beyninizin hiç konuşmadığı, endişelenmediği, bir yerlere koşturmadığınız ve zorunda da olmadığınız o sessizlikte ne kadar dayanabilirsiniz? Bu soru bile başlı başına çok trajik değil mi? ‘Huzura dayanmak’… Aslında dayanamayacak olan şey siz bile değilsiniz!
İşte bu trajikomik varoluş hali bakış açımı çok fazla değiştirdi. İçimizdeki bir şeyleri oldurma gücünü otantik isteklerimiz için kullanmak aslında ne kadar zormuş değil mi? Otantik isteğimiz ne ki? Beni mutlu edeceğini düşündüğüm şey beni neden mutlu edecek mesela? Kimin haddi bildirilecek ve ben sonunda aylar ya da yıllardır beklediğim intikamımı almış olacağım? Açıkçası bu süreçte kendimden fazlasıyla nefret ettim, iğrendim ve hayal kırıklığına uğradım. Aslında niyetlerim ne kadar pislikmiş, kaç tane insanın hakkına girmişim ve girmek üzereymişim. Bunları görüp kabul ettikten sonra ‘ peki bunları neden yaptım, ben sadece kötü bir insan mıyım?’ Diye düşündüğümde, aslında sadece ne kadar sevilmediğimi gördüm. Kimse sevilmiyor, kimse dünyaya ilk geldiğinde karşılaşacağını zannettiği o saf aşk ve huzur ile karşılaşmıyor. Bu yüzden ‘trajikomik bir varoluş hali’ tanımlaması tam oturuyor bence. Bunlara da aydınlandıktan sonra kime nasıl kızabiliriz ki? Ama tabii ki ilk olarak kendi oksijen maskemi takacağım ve en çok kendime üzüleceğim, şefkat duyacağım, sevgi vereceğim. Bunca sevgisizliğe rağmen hala yaşamaya çalışıyorum ve bir şeyleri değiştirebileceğimi düşünüyorum, helal olsun bana!
Bunları da güzelce oturttuktan sonra durup hala tam anlamlandırmadığım yerlerin tekrar üstünden geçmek istedim. Gün içerisinde düşündüğüm, hissettiğim ve bana ait olduğuna kalıbımı basacağım çoğu şeyin benim özüme ait olmadığı bilgisini bilincimin üst katmanlarında sürekli tutmaya çalışarak bu oyunu kurallarına göre oynayarak kazanacağımdan tekrar emin oldum. Çünkü bu böyledir, oyunda sürekli yüksek riskler alıp kuralları olabildiğince esnetenler bir noktaya kadar – ve ayrıca çok nadir – oyunu kazanırlar. Bu her sporda böyledir. Küçük ligde bu davranışlar görmezden gelinir, hadi tamam yapsın denir geçilir ama profesyonellik arttıkça daha çok göze batmaya başlarsınız ve sakatlığa kadar varabilecek negatif olay dizilimleri deneyimlersiniz. Risk alacaksanız bile kurallarına göre oynamak zorundasınız. O yüzden yeteneğiniz olsa bile yaptığınız idman sıklığı ve istikrarınız bu yetenekten daha çok ön plana çıkar. Elinizdekileri nasıl kurallara göre oynayarak kullanabilirsiniz ve o mükemmel oyunu çıkarabilirsiniz buna odaklanmak sizi her zaman zafere götürür.
Şimdi bu oyunu hayat olarak düşünürsek hayatın kuralları da ezoterik kanunlar oluyor, ne olursa olsun, ne yapılırsa yapılsın değiştirilemeyen o kanunlar: Etki- tepki kanunu, için neyse dışın da odur, yapmadığın şeyi yaşamazsın gibi gibi… Bu ezoterik kanunlara az biraz hakim olduktan ve her gün kendimizi kandırarak legitime ettiğimiz yanlışlarımızdan arındıktan sonra gerçekten korkulacak bir şey kalmıyor. Hakkına mı giriliyor? Hakka giriyorsundur. Arkandan mı konuşuluyor? Sen de konuşuyorsundur. Kullanılıyor musun? Sen de kullanıyorsundur. Bu sıraladıklarım affedilmez günahlar değil ama insanların bunları yaptıklarını kabul etmeden başlarına gelen şeylerle ilgili söylemleri kendi gücünü hiç de kabul etmediği anlamına gelmekte. Güç herkeste var, sadece kullandığımızın farkında bile değiliz. Önce bir farkına varmak ister misiniz? Çünkü sonrasında ‘peki bu gücü içimizdeki hangi mekanizma yönetiyor’ noktasına gelebileceğiz. Ve bunu anladığımızda artık bizi ve realitemizi yönetemeyecek.
İşte bu olay sıralamasını oturtmak bana kendimi hiç hissetmediğim kadar güvende hissettirdi. Benimle, kalbimle, hayatımla ve hatta içimdeki çocukla ilgili bir yanlış yokmuş aslında! Tercihlerim ve bu tercihler dolayısıyla beni etkileme izni olan varlıklar iş başındaymış sadece. İşte bu yüzden kuralına göre oynamak çok önemli. Kuralına göre oynarsanız sizi sizden başka hiç kimse ve hiç bir şey etkileyemez. Kendimizi geçmiş hatalarımız için olabildiğince çabuk affedip kalbimizle iletişime geçmek için elimizden gelen her şeyi yapmalıyız. Bizi ve hayatımızı kurtaracak olan şey bu. Eğer buraya kadar okuduysanız şunu hatırlatmak isterim; bir şeyi gördüğünüz ve bildiğiniz zaman görmemezlikten gelme veya bilmiyormuş gibi davranma şansınız çok da kalmıyor. Yani belirttiğim ezoterik kanunları eğer okuduysanız ve içinizde bir yerlerle rezone ettiyse artık gücünüzü elinize almaya başlamışsınız demektir. Bu noktadan itibaren cahillik perdesi arkasına sığınmak yerine ‘peki nasıl kuralına göre oynayabilirim’ diyerek gücünüzü olması gerektiği şekilde kullanabilirsiniz.
Tabii tercih yine size kalmış. Benim ‘bilmediğim’ ve ‘anlamadığım’ neredeyse her şey bu aydınlanmalarla yerini bulduğu için sizlerle de paylaşmak istedim. Hayat bir şeyleri bilmemek ve anlamamak için çok kısa. Yaşadığımız hayat bize mi ait, gerçekten kalbimizin istek ve arzularına göre mi yaşıyoruz yoksa ‘kendimizden’ bi haber miyiz? Kendinizle, asıl özünüzle tanışmak ister misiniz?
Bu aydınlanmayı yaşadığım an bir Sophia Circle Journey açarak onurlandırmak ve iliklerime kadar entegre etmek istediğime karar verdim. Yükselmiş Üstatlar, Yüksek Benliklerimiz ve Tanrı ile bu kutsal alanda buluşarak olabileceğimiz en güvenli ve yargısız yerde benimle ve muhteşem katılımcılarımızla beraber kendinizle, asıl özünüzle kalplerinizin gizli duası ile tanışmak isterseniz ‘ Eğitimler’ sayfasından ‘ Sophia Circle Journey’ kısmına tıklayarak detaylı bilgi alabilirsiniz!
Kendinize çok iyi bakın.
Sevgiler,
İdil